Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.
Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi, kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim. Hocası ise sen sadece hareketi yap cevabını verdi. Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum. Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, senin yaptığın hareket karetedeki en zor hareketlerden biridir... Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak.
Farklılıklarınızı avantaja dönüştürün...
Egitici hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Egitici hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Aralık 2008 Pazar
5 Aralık 2008 Cuma
Fil tanımı
Üç görme engelli, bir fille karşılaşmışlar. Biri, hortumunu tutmuş, bir fil tanımı yapmış; biri, ayağını tutmuş, başka bir fil tanımı yapmış. Üçüncüsü, kulağını tutmuş, bambaşka bir fil tanımı yapmış. Ve eklenir: "Hiçbiri, bir bütün olarak fili anlayamıyor. Alanlararası çalışmalar olmazsa, bütün, kavranamaz."
Bu görüş, ilk bakışta mantıklı geliyor. Ancak, bunun da tek başına yetersiz olacağı, biraz düşünüldüğünde ortaya çıkmaktadır: Birisi, kulağa dokunmuyor olsaydı; kulağına sinek kaçan filin neden huysuzlandığını anlayamazdık. Birileri, ince ayrıntılara bakacak; birileri, genel resme bakacak ve birbirlerini sürekli besleyecekler. İşte ancak o zaman bütünlüklü bir bilimden ya da bilim demetinden sözedebiliriz.
Konu, insanı açıklamaksa; bilişsel bilimin yanıt bulmaya çalıştığı sorular, hiçbir zaman türdeş olmayacaktır. İnsan deneyimi, çok geniştir; çok değişik alanları kapsar. İnsanı bütünlüğü içinde açıklamaya çalışan bir bilim ve onun ürettiği kuram ise, ne kadar değişik türden soruya yanıt verebilirse o kadar umut verici bir kuramdır.
Bu görüş, ilk bakışta mantıklı geliyor. Ancak, bunun da tek başına yetersiz olacağı, biraz düşünüldüğünde ortaya çıkmaktadır: Birisi, kulağa dokunmuyor olsaydı; kulağına sinek kaçan filin neden huysuzlandığını anlayamazdık. Birileri, ince ayrıntılara bakacak; birileri, genel resme bakacak ve birbirlerini sürekli besleyecekler. İşte ancak o zaman bütünlüklü bir bilimden ya da bilim demetinden sözedebiliriz.
Konu, insanı açıklamaksa; bilişsel bilimin yanıt bulmaya çalıştığı sorular, hiçbir zaman türdeş olmayacaktır. İnsan deneyimi, çok geniştir; çok değişik alanları kapsar. İnsanı bütünlüğü içinde açıklamaya çalışan bir bilim ve onun ürettiği kuram ise, ne kadar değişik türden soruya yanıt verebilirse o kadar umut verici bir kuramdır.
30 Kasım 2008 Pazar
Garcia' ya mektup
Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD başkanı, çok acele olarak Küba 'daki isyancıların önderi Garcia 'ya bir haber göndermek istedi.
Garcia hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarının birinde ve nerede olduğu bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta veya telgrafla ulaşmak imkansızdı. Mektubun sadece elden verilebilceği Başkana söylendiğinde başkanın çaresiz bakışları odada gezinmeye başladı. Görev hakikaten imkansızlık derecesinde zordu. Savaşın çok kızıştığı bir hengamede kilometrelerce yol gidilecek ve kimseye yakalanmadan binlece sığınaktan birinde Garcia bulunacaktı.
Başkanın çaresiz bakışlarına cevap bir subaydan geldi.
"Benim birliğimde Rowan adında bir çavuş var ve kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia' yı o bulabilir."
Bu yanıt başkanın aklına pek yatmamıştı ama yapılacak başka bir şey de yoktu.Rowan çağrıldı ve bir saat içinde Rowan Başkanın karşısındaydı.
"Bu mektubu Garcia'ya teslim edeceksin" denildi. Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını iyice büzdükten sonra kayışla bağladı.Önce Başkan' a selam verdi ardında komutanlarına ve dışarı çıktı.
Rowan yola çıktıktan 4 gün sonra gecenin karanlığından yararlanarak üstü açık bir kayıkla Küba sahillerine vardı.Kübanın balta girmemiş ormanlarına dalıp gözden kaybolduktan 3 hafta sonra, adanın öteki yakasından çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi baştan başa geçerek mektubu Garcia'ya teslim etti.
Burada size Rowan'ın Garcia'ya mektubu götürebilmek için ne denli zorluklara katlandığını anlatacak değilim. Onun ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatmayacağım. Yanlızca bir noktayı, hem de çok önemli bir noktayı iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.
ABD Başkanı'nın makam odasındaki olayı, ana çizgileri ile bir kez daha gözden geçirelim :
ABD Balkanı McKindley, Garcia'ya teslim edilmek üzere Rowan'a bir mektup verdi. Ona yalnızca "Bu mektubu Garcia'ya teslim ediniz" dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.
Lütfen dikkat ediniz: Rowan "Garcia nerede?" diye bir soru sormadı.Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu.Zaten kendisinden beklenen, onun yapması gereken de buydu.
Bu hikayeyi unutulmaz yapan şey Rowan'ın kahramanlığı değil, onun verilen bir görevi sadakatle kabul etmesi, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmesi.
Garcia hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarının birinde ve nerede olduğu bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta veya telgrafla ulaşmak imkansızdı. Mektubun sadece elden verilebilceği Başkana söylendiğinde başkanın çaresiz bakışları odada gezinmeye başladı. Görev hakikaten imkansızlık derecesinde zordu. Savaşın çok kızıştığı bir hengamede kilometrelerce yol gidilecek ve kimseye yakalanmadan binlece sığınaktan birinde Garcia bulunacaktı.
Başkanın çaresiz bakışlarına cevap bir subaydan geldi.
"Benim birliğimde Rowan adında bir çavuş var ve kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia' yı o bulabilir."
Bu yanıt başkanın aklına pek yatmamıştı ama yapılacak başka bir şey de yoktu.Rowan çağrıldı ve bir saat içinde Rowan Başkanın karşısındaydı.
"Bu mektubu Garcia'ya teslim edeceksin" denildi. Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını iyice büzdükten sonra kayışla bağladı.Önce Başkan' a selam verdi ardında komutanlarına ve dışarı çıktı.
Rowan yola çıktıktan 4 gün sonra gecenin karanlığından yararlanarak üstü açık bir kayıkla Küba sahillerine vardı.Kübanın balta girmemiş ormanlarına dalıp gözden kaybolduktan 3 hafta sonra, adanın öteki yakasından çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi baştan başa geçerek mektubu Garcia'ya teslim etti.
Burada size Rowan'ın Garcia'ya mektubu götürebilmek için ne denli zorluklara katlandığını anlatacak değilim. Onun ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatmayacağım. Yanlızca bir noktayı, hem de çok önemli bir noktayı iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.
ABD Başkanı'nın makam odasındaki olayı, ana çizgileri ile bir kez daha gözden geçirelim :
ABD Balkanı McKindley, Garcia'ya teslim edilmek üzere Rowan'a bir mektup verdi. Ona yalnızca "Bu mektubu Garcia'ya teslim ediniz" dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.
Lütfen dikkat ediniz: Rowan "Garcia nerede?" diye bir soru sormadı.Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu.Zaten kendisinden beklenen, onun yapması gereken de buydu.
Bu hikayeyi unutulmaz yapan şey Rowan'ın kahramanlığı değil, onun verilen bir görevi sadakatle kabul etmesi, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmesi.
19 Kasım 2008 Çarşamba
Göl olmak
Hintli bir yaşlı üstad, çırağının sürekli herşeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.
Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü
ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu : "Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi :
" Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış. "
Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü
ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu : "Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi :
" Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış. "
13 Kasım 2008 Perşembe
Gül yaprağı
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı.İçerideki budist rahip kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü. Aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist rahip saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı.İçerideki budist rahip kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü. Aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist rahip saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
8 Kasım 2008 Cumartesi
Gürültü
Yaşlı bir adam emekli olduktan sonra bir lisenin yanında küçük bir ev aldı. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirdi ama ders yılı başlayınca huzuru kaçtı.
Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar, anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağrıyorlar, dayanılmaz gürültüler yapıyorlardı. Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için kurnazca bir çözüm buldu.
Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu. "Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz" dedi. "Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?."
Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanı- yorlardı.
Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra birgün yaşlı adam çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:
"Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı" dedi. "Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım."
Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı kabul ettiler.
Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam birgün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha yapmak zorunda kaldığını bildirdi:
"Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar" dedi. "Durumum biraz sıkışık... Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim başka birşey yok... Bundan sonra size ancak yirmibeş sent verebileceğim... Tamam mı?.. Anlaştık mı?" Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi. "Olanaksız bayım" dedi içlerinden biri. "Günde yirmibeş sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama, biz işi bırakıyoruz."
Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar, anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağrıyorlar, dayanılmaz gürültüler yapıyorlardı. Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için kurnazca bir çözüm buldu.
Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu. "Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz" dedi. "Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?."
Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanı- yorlardı.
Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra birgün yaşlı adam çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:
"Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı" dedi. "Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım."
Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı kabul ettiler.
Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam birgün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha yapmak zorunda kaldığını bildirdi:
"Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar" dedi. "Durumum biraz sıkışık... Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim başka birşey yok... Bundan sonra size ancak yirmibeş sent verebileceğim... Tamam mı?.. Anlaştık mı?" Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi. "Olanaksız bayım" dedi içlerinden biri. "Günde yirmibeş sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama, biz işi bırakıyoruz."
1 Kasım 2008 Cumartesi
Güve
Bir çocuk sekropia denen bir tür güve kozalarını topluyor ve bahar gelince güvelerin kozalardan nasıl çıktıklarını haret ve ilgi ile izliyordu. Fakat güvelerin kozadan çıkarken sarfettikleri gayret, çırpınma karşısında da içinde bir acıma hissi uyanıyordu. Babası bir gün, bu böceklerden bir tanesinin kozadan çıkmasını güçleştiren ipeği makasla kesti. Fakat sonuç şaşırtıcıydı: Çok geçmeden böcek öldü.
Baba bu olay üzerine oğluna şu hayat dersini verdi:
"Oğlum, bu böcek, kozasından dışarı çıkarken sarfettiği gayret sonucunda vücudundaki zehri dışarı atar. Eğer o zehir dışarı verilmezse böcek ölür. Aynı zamanda bu çırpınışlar sayesinde ileride kendisi için çok gerekli olan kasları güçlendirir. İnsanlar da daha güçlü, daha dayanıklı ve daha iradeli olmak ve böylece istediklerini yapabilmek için önlerine çıkan zorluklarla mücadele ederek olgunlaşır, gelişir, güçlenir. Eğer insanlar arzularına kolayca ulaşırlarsa, karakterleri zayıflar.
Baba bu olay üzerine oğluna şu hayat dersini verdi:
"Oğlum, bu böcek, kozasından dışarı çıkarken sarfettiği gayret sonucunda vücudundaki zehri dışarı atar. Eğer o zehir dışarı verilmezse böcek ölür. Aynı zamanda bu çırpınışlar sayesinde ileride kendisi için çok gerekli olan kasları güçlendirir. İnsanlar da daha güçlü, daha dayanıklı ve daha iradeli olmak ve böylece istediklerini yapabilmek için önlerine çıkan zorluklarla mücadele ederek olgunlaşır, gelişir, güçlenir. Eğer insanlar arzularına kolayca ulaşırlarsa, karakterleri zayıflar.
20 Ekim 2008 Pazartesi
Hapisten yardım
Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı.. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.. Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve sorunu açıkladı.
Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban
Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma. Ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler David
Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiçbir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin.Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler David
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve sorunu açıkladı.
Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban
Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma. Ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler David
Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiçbir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin.Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler David
15 Ekim 2008 Çarşamba
Japon balıkları
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balıkiçin uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi ?
Siz olsaydınız ne yapardınız ?
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?
Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950'lerde L.Ron Hubbart'ın gözlemlediği üzere ?İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak,boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemimiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.
Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi ?
Siz olsaydınız ne yapardınız ?
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?
Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950'lerde L.Ron Hubbart'ın gözlemlediği üzere ?İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak,boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemimiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.
Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.
13 Ekim 2008 Pazartesi
Kahve, yumurta, havuç
Bir babayla kız dertleşiyormuş. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl baş edeciğini bilmediğinden bahsetmiş babasına. Problemler ardı arkasına devam ediyormuş hayatında.
Babası kızını dinlemiş ve " Gel sana birşey göstereceğim! " diye mutfağa götürmüş. Baba ocağın üstüne eşit büyüklükte kab yerleştirmiş. Üçüne de eşit su koymuş ve üçünün altını aynı miktarda yakmış. Birinci kaba bir havuç , diğerine bir adet yumurta , öbürüne de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tabak ve bir bardak koymuş. Haşlanmış yumurtayı ve havucu birer tabağa,kahveli suyuda bardağa koyup kızına sormuş:
"Ne görüyorsun?"
Kız "Havuç,yumurta ve kahve görüyorum!" demiş.
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırmış ve daha yakından bakıp hissetmesini istemiş. Haşlanmış yumuşak bir havuç, içi katılaşmış bir yumurta ve bir bardak kahve. Ardından kız " Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?" diye sormuş.
"Bak" demiş babası," Hepsi aynı sıcaklıkta ve aynı sürede pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdi. Havuç ilk başta sertti, güçlüydü ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı ama kaynatılınca sertleşti. Bir avuç kahve sertti ama ısıtılınca gevşedi ve suya dağıldı, yayıldıkça suya koku ve tat verdi. Şimdi söyle bakalım, sen hangisisin?...
Babası kızını dinlemiş ve " Gel sana birşey göstereceğim! " diye mutfağa götürmüş. Baba ocağın üstüne eşit büyüklükte kab yerleştirmiş. Üçüne de eşit su koymuş ve üçünün altını aynı miktarda yakmış. Birinci kaba bir havuç , diğerine bir adet yumurta , öbürüne de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tabak ve bir bardak koymuş. Haşlanmış yumurtayı ve havucu birer tabağa,kahveli suyuda bardağa koyup kızına sormuş:
"Ne görüyorsun?"
Kız "Havuç,yumurta ve kahve görüyorum!" demiş.
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırmış ve daha yakından bakıp hissetmesini istemiş. Haşlanmış yumuşak bir havuç, içi katılaşmış bir yumurta ve bir bardak kahve. Ardından kız " Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?" diye sormuş.
"Bak" demiş babası," Hepsi aynı sıcaklıkta ve aynı sürede pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdi. Havuç ilk başta sertti, güçlüydü ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı ama kaynatılınca sertleşti. Bir avuç kahve sertti ama ısıtılınca gevşedi ve suya dağıldı, yayıldıkça suya koku ve tat verdi. Şimdi söyle bakalım, sen hangisisin?...
12 Ekim 2008 Pazar
Kaktüs
Hikayemizdeki kaktüs, çölde uzun yıllardır birkaç kaktüsle beraber yaşıyordu. Kökleri toprağın derinliklerine iniyordu. Çok nadiren yağmur yağarsa bulduğu her damla suyu bünyesinde topluyor, aylarca süren kavurucu sıcaklık altında hücrelerindeki bu suyu kullanıyordu. Başka bitkilerin bu koşullar altında hayatını sürdürmesi mümkün olmuyordu. Yoğun bir yağmur yağdığında başka bazı otlar toprak üzerinde yeşerse de 1 hafta içinde ölüp gidiyorlardı.
Bazen bir kervan geçer ve yanlarında mola verirlerdi. Eğer kervanın suyu bitmişse, dikenli yapraklarını koparır ve sıkarak suyunu bir şişede toplayıp içerlerdi. Bu tür durumlarda su eksilmesine karşılık daha büyük bir güçle topraktan su bulma girişiminde bulunur ve hayatını böylece devam ettirirdi.
Fakat son zamanlarda garip olaylar olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla yağmur yağıyor ve toprakta çok daha fazla su toplanıyordu. Kökleri ise eski huyunu devam ettirdiği için vücudundaki yapraklarda daha fazla su birikmeye başlamıştı. Hatta biriken su miktarı hızla artmaya başlayınca bir yaprağının çürümeye başladığını hissetti. Eğer böyle giderse başka yapraklarını da kaybedecekti.
Üstelik daha önce yeşerip bir haftada ölen otlar son yıllarda daha fazla hayat bulmaya başlamışlar, hepsi olmasa da birkaçı hayatını sürdürmeyi başarmıştı. Etrafında yeni arkadaşların oluşması güzeldi fakat artan su miktarıyla birlikte sancıları da artmaya başlamıştı.
Değişim olduğunu hissediyor ama yine eski ortamına döneceğini düşündüğü için köklerini derinliklerden çekemiyordu. Çekerse, eski ortama dönüş olduğu anda kendisi de su kaybından ölebilirdi. Bu riski alamazdı. Ama bir türlü yağmurların sıklığında düşüş de olmuyor aksine zaman ilerledikçe, bir yılda yağmur yağan gün sayısı artıyordu. Daha önce çok nadiren gördüğü böceklerde de çoğalma olmuştu. Daha önce hiç görmediği böcek tipleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bir gece tam uyumak üzereyken acıyla uyandı. Hiç tanımadığı bir böcek bir yaprağını ısırıyor ve afiyetle yiyordu. Çığlık atmaya başladı. Bunu duyan diğer bitkiler uyandı ve 'kes sesini, ne bağırıyorsun uyuyoruz' dediler. Sabaha kadar sancılı ve işkence veren süreç devam etti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte böcek karnını doyurmuş yuvasına yönelmişti. Gözlerinden dökülen yaşlar bir yaprağının daha kopup yere düşmesini engelleyemedi.
Öğleye doğru mola veren bir kervanın konuşmalarını dikkatle dinlemeye başladı. 100-150 kilometre ötedeki bir barajdan söz ediyorlardı. Bir dağın önüne set çekilmiş ve kocaman bir göl oluşmuştu. Durumu o zaman anladı. Coğrafyadaki yapı değişmişti. Yağmurların sebebi bu barajdı. Yağmur yağmaya devam edecek ve eski günler hiç gelmeyecekti. Bunu anladığı anda yapraklarına su gönderen köklerini çekmeye çalıştı, onlara emirler gönderdi, 'fazla su göndermeyin' dedi ama nafile. Kökler çok derindeydiler ve duymuyorlardı.
Çok zaman geçmedi ve bir sabah diğer bitkiler uyandıklarında kaktüsün ölüsüyle karşılaştılar ve çok geçmeden diğer birkaç kaktüs de ölmüştü.
Bazen bir kervan geçer ve yanlarında mola verirlerdi. Eğer kervanın suyu bitmişse, dikenli yapraklarını koparır ve sıkarak suyunu bir şişede toplayıp içerlerdi. Bu tür durumlarda su eksilmesine karşılık daha büyük bir güçle topraktan su bulma girişiminde bulunur ve hayatını böylece devam ettirirdi.
Fakat son zamanlarda garip olaylar olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla yağmur yağıyor ve toprakta çok daha fazla su toplanıyordu. Kökleri ise eski huyunu devam ettirdiği için vücudundaki yapraklarda daha fazla su birikmeye başlamıştı. Hatta biriken su miktarı hızla artmaya başlayınca bir yaprağının çürümeye başladığını hissetti. Eğer böyle giderse başka yapraklarını da kaybedecekti.
Üstelik daha önce yeşerip bir haftada ölen otlar son yıllarda daha fazla hayat bulmaya başlamışlar, hepsi olmasa da birkaçı hayatını sürdürmeyi başarmıştı. Etrafında yeni arkadaşların oluşması güzeldi fakat artan su miktarıyla birlikte sancıları da artmaya başlamıştı.
Değişim olduğunu hissediyor ama yine eski ortamına döneceğini düşündüğü için köklerini derinliklerden çekemiyordu. Çekerse, eski ortama dönüş olduğu anda kendisi de su kaybından ölebilirdi. Bu riski alamazdı. Ama bir türlü yağmurların sıklığında düşüş de olmuyor aksine zaman ilerledikçe, bir yılda yağmur yağan gün sayısı artıyordu. Daha önce çok nadiren gördüğü böceklerde de çoğalma olmuştu. Daha önce hiç görmediği böcek tipleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bir gece tam uyumak üzereyken acıyla uyandı. Hiç tanımadığı bir böcek bir yaprağını ısırıyor ve afiyetle yiyordu. Çığlık atmaya başladı. Bunu duyan diğer bitkiler uyandı ve 'kes sesini, ne bağırıyorsun uyuyoruz' dediler. Sabaha kadar sancılı ve işkence veren süreç devam etti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte böcek karnını doyurmuş yuvasına yönelmişti. Gözlerinden dökülen yaşlar bir yaprağının daha kopup yere düşmesini engelleyemedi.
Öğleye doğru mola veren bir kervanın konuşmalarını dikkatle dinlemeye başladı. 100-150 kilometre ötedeki bir barajdan söz ediyorlardı. Bir dağın önüne set çekilmiş ve kocaman bir göl oluşmuştu. Durumu o zaman anladı. Coğrafyadaki yapı değişmişti. Yağmurların sebebi bu barajdı. Yağmur yağmaya devam edecek ve eski günler hiç gelmeyecekti. Bunu anladığı anda yapraklarına su gönderen köklerini çekmeye çalıştı, onlara emirler gönderdi, 'fazla su göndermeyin' dedi ama nafile. Kökler çok derindeydiler ve duymuyorlardı.
Çok zaman geçmedi ve bir sabah diğer bitkiler uyandıklarında kaktüsün ölüsüyle karşılaştılar ve çok geçmeden diğer birkaç kaktüs de ölmüştü.
10 Ekim 2008 Cuma
Katana'nın hikayesi
Milattan önceki yıllarda bir japon imparatoru çok kaliteli ve güçlübir kılıç ister ve bunun için bir çok ustaya haber gönderir...
Aradan geçen kısa zamandan sonra bir çok kılıç getirilmiştir huzuruna. Bunlardan birincisi bir kütük parçasını ikiye ayırmaktadır. Japon imparatoru bunu beğenmiştir. İkinci kılıç ise çeliği paramparça etmektedir... Bir başkası kat kat zırhı yarmakta , farklı bir tanesi de kendi kınınını kesmektedir. Bunların üzerine son bir kılıç ustası kılıcıyla meydana çıkar ve bu kılıcın gücünü burada değil , ancak bir nehirde gösterebileceğini söyler. Şaşıran japon imparatoru bunu kabul eder. Usta , kılıcı nehrin ortasına saplar ve bir gül yaprağını alıp akıntının biraz olsun gerisinden bırakır. Kılıç yaprağı ikiye ayırmıştır. Bir çok kişi şaşkın olmasına rağmen diğer ustalar bölünenin bir yaprak olduğunu, çelik, zırh, kütük gibi parçaların yanında yaprağın ne öneminin olduğunu anlatırlar imparatora... İmparator bunu ustaya sorduğunda usta yanıt verir :
"Diğer ustaların kılıçlarının etkisi için güç kullandılar. Ben ise hiç kendimi yormadan böldüm bir yaprağı.... İşte bu, katanadır..."
Aradan geçen kısa zamandan sonra bir çok kılıç getirilmiştir huzuruna. Bunlardan birincisi bir kütük parçasını ikiye ayırmaktadır. Japon imparatoru bunu beğenmiştir. İkinci kılıç ise çeliği paramparça etmektedir... Bir başkası kat kat zırhı yarmakta , farklı bir tanesi de kendi kınınını kesmektedir. Bunların üzerine son bir kılıç ustası kılıcıyla meydana çıkar ve bu kılıcın gücünü burada değil , ancak bir nehirde gösterebileceğini söyler. Şaşıran japon imparatoru bunu kabul eder. Usta , kılıcı nehrin ortasına saplar ve bir gül yaprağını alıp akıntının biraz olsun gerisinden bırakır. Kılıç yaprağı ikiye ayırmıştır. Bir çok kişi şaşkın olmasına rağmen diğer ustalar bölünenin bir yaprak olduğunu, çelik, zırh, kütük gibi parçaların yanında yaprağın ne öneminin olduğunu anlatırlar imparatora... İmparator bunu ustaya sorduğunda usta yanıt verir :
"Diğer ustaların kılıçlarının etkisi için güç kullandılar. Ben ise hiç kendimi yormadan böldüm bir yaprağı.... İşte bu, katanadır..."
Kavanoz ve büyük taşlar
(Bu hikaye, Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi Yüksek Lisans öğrencileri ile ders veren profesör arasında geçmiştir.)
Profesör sınıfa girip, karşısındaki diğerlerinin arasından sıyrılabilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra:
- Bugün zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız,der. Kürsünün altından büyük boy bir cam kavanoz çıkartır ve gene kürsünün altından bir torba da yumruk büyüklüğünde taşlarla dolu bir torba çıkartır, büyük bir dikkatle taşları kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun başka taş almayacağından emin olana dek uğraşır ve sonra dönüp öğrencilerine;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan:
- Doldu, diye yanıtlarlar. Profesör "Öyle mi?" der ve gene kürsünün altına eğilerek bir torba çakıl taşı çıkartır, kavanozun ağzından yavaş yavaş aktarır, bu sırada kavanozu biraz sallayarak taşların yerleşmesine yardımcı olmaktadır. Kavanoz taşınca öğrencilere dönerek bir kez daha sorar;
- Bu kavanoz doldu mu? Bir öğrenci;
- Dolmadı herhalde, der.
- Doğru, der profesör ve kürsünün altından bu kez bir torba kum çıkartıp kavanoza doldurmaya başlar. Tekrar öğrencilerine dönüp;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Bu kez tüm sınıf hep birlikte "hayır" diye bağırır.
- Güzel! der profesör. Kürsünün altından bir sürahi su çıkartıp kavanozu ağzına kadar suyla doldurur. Sonra öğrencilerine dönerek;
- Bu deneyin amacı neydi? diye sorar. Uyanık bir öğrenci atılarak;
- Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, başka işlere ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır, diye açıklar. Profesör hafif gülümseyerek;
- Hayır! Bu deneyle esas anlatmak istediğim, büyük taşları baştan yerleştirmemiz gerektiğidir, diğer küçük taşlara gördüğünüz gibi yer kalmaktadır. Ama önce küçük taşlarla kavanozu doldursaydık büyükler asla giremezdi, der. Ve devam eder;
- Nedir hayatımızdaki büyük taşlar? Aileniz, sevdikleriniz, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser ortaya koyma isteğiniz, başkalına yararlı olma isteğiniz. Büyük taşlarınız bunlardan bir veya bir kaçı olabilir. Bu akşam uyumadan önce büyük taşlarınızın neler olduğunu iyice düşünün ve kararınızı verin. Bilin ki; büyük taşlarınızı kavanoza ilk başta yerleştirmezseniz hiç bir zaman koyamazsınız. O zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma ve ne de ülkenize yararlı olabilirsiniz. Bu da iyi bir işadamı hatta iyi bir vatandaş olamayacağınızı gösterir.
Profesör sınıfa girip, karşısındaki diğerlerinin arasından sıyrılabilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra:
- Bugün zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız,der. Kürsünün altından büyük boy bir cam kavanoz çıkartır ve gene kürsünün altından bir torba da yumruk büyüklüğünde taşlarla dolu bir torba çıkartır, büyük bir dikkatle taşları kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun başka taş almayacağından emin olana dek uğraşır ve sonra dönüp öğrencilerine;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan:
- Doldu, diye yanıtlarlar. Profesör "Öyle mi?" der ve gene kürsünün altına eğilerek bir torba çakıl taşı çıkartır, kavanozun ağzından yavaş yavaş aktarır, bu sırada kavanozu biraz sallayarak taşların yerleşmesine yardımcı olmaktadır. Kavanoz taşınca öğrencilere dönerek bir kez daha sorar;
- Bu kavanoz doldu mu? Bir öğrenci;
- Dolmadı herhalde, der.
- Doğru, der profesör ve kürsünün altından bu kez bir torba kum çıkartıp kavanoza doldurmaya başlar. Tekrar öğrencilerine dönüp;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Bu kez tüm sınıf hep birlikte "hayır" diye bağırır.
- Güzel! der profesör. Kürsünün altından bir sürahi su çıkartıp kavanozu ağzına kadar suyla doldurur. Sonra öğrencilerine dönerek;
- Bu deneyin amacı neydi? diye sorar. Uyanık bir öğrenci atılarak;
- Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, başka işlere ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır, diye açıklar. Profesör hafif gülümseyerek;
- Hayır! Bu deneyle esas anlatmak istediğim, büyük taşları baştan yerleştirmemiz gerektiğidir, diğer küçük taşlara gördüğünüz gibi yer kalmaktadır. Ama önce küçük taşlarla kavanozu doldursaydık büyükler asla giremezdi, der. Ve devam eder;
- Nedir hayatımızdaki büyük taşlar? Aileniz, sevdikleriniz, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser ortaya koyma isteğiniz, başkalına yararlı olma isteğiniz. Büyük taşlarınız bunlardan bir veya bir kaçı olabilir. Bu akşam uyumadan önce büyük taşlarınızın neler olduğunu iyice düşünün ve kararınızı verin. Bilin ki; büyük taşlarınızı kavanoza ilk başta yerleştirmezseniz hiç bir zaman koyamazsınız. O zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma ve ne de ülkenize yararlı olabilirsiniz. Bu da iyi bir işadamı hatta iyi bir vatandaş olamayacağınızı gösterir.
7 Ekim 2008 Salı
Kaz
Bir varmış bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, var varanın, sür sürenin, çok baykuşu var viranenin; hali yaman dediler, destursuz bağa girenin; o da yalan, bu da yalan, fili yuttu bir yılan, var biraz da sen oyalan; az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de arkama baktım ki bir arpa boyu yer gitmişim. Armudu taşlayalım, altında kışlayalım... Artık izin verirseniz, öyküye başlayalım.
***
İki atla bir anahtar deliğinden geçtiğim zamanlarda, görkemli bir padişah ile bir de onun tun kafa bir sadrazamı varmış.
Çok soğuk bir kış günü, fakir fukara yakacaksızlıktan titrer, zenginlerin dahi mazotsuzluktan dişleri birbirine takır takır vururken; padişah, tun kafa sadrazamına:
- Lala, demiş, kalk giysilerimizi değiştirip, halkın arasına inelim. Bu soğuk kış kıyamette ulusumun durumu nicedir, bir görelim.
***
Böylece padişahla sadrazam, değişik giysiler giyerek sarayın arka kapısından usulca dışarı çıkmışlar. Kenti baştan başa geçmişler. Arada bir sadrazam, kapıları ışık içindeki lokantalardan birini göstererek:
- Ulu padişahım, çok yoruldunuz, isterseniz şuraya girip kafayı bir güzel çekelim, dedikçe; padişah:
- Yok, diyormuş; kafayı değil, gerçekleri gördükçe acıdan içimizi çekeceğimiz yerlere gitmek istiyorum. Beni sarayda oyalayıp duruyorsunuz. Onlar bana gelemiyor; ben de onlara gidemezsem, tutamaksız kalmış insanların dünyasıyla ilgilenmezsem, benim ululuğum nerede kalır?
Sadrazam içinden:
- Çattık, diyormuş; bizim padişah halkla ilgilenmeye kalkar da, onların yaşamlarını, hünerlerini, dertlerini, sıkıntılarını yakından görürse; bizlerin aslında pek de erdemli, yetenekli kişiler olmadığımızı anlayacak.
Ama çaresiz yürüyüp gidiyormuş padişahın yanında.
***
Böylece üç gün üç gece, dağ tepe, kar fırtına demeden yürüye yürüye bir ırmağın kıyısına varmışlar. Irmak soğuktan ha buz tuttu, ha tutacak durumdaymış. Bembeyaz süt sakallı bir ihtiyarcık da, ırmağın kıyısında bir şeyler yapıyormuş o soğukta.
***
Padişah, ihtiyarı görünce oraya doğru yönelmiş.
Sadrazam:
- Ulu padişahım, demiş; o gördüğünüz kişi, ola ki kaba saba bir adamdır. Ne yapıp ne yapmayacağını kestiremeyiz. İsterseniz hiç ilgilenmeden geçip gidelim.
Padişah:
- O yaşta tek başına buz tutan bir ırmağın kıyısında uğraşıp duran bir insan, belki de senin anlayamayacağın kadar gerçek insandır. Hele bir yol konuşalım onunla, demiş.
***
Padişahla sadrazam ırmağın kıyısına inmişler. Padişah ihtiyara:
- Esselamün aleyküm ya piri peder, demiş.
İhtiyar şöyle bir bakmış iki kişiye, sonra saygıyla selam vererek:
- Ve aleykümselam cihana server, demiş.
Sadrazam birden şaşırıp kalmış, ihtiyarın değişik giysiler içindeki padişahı nasıl tanıdığına.
Padişah sormuş:
- Neyle uğraşırsın bu soğukta?
- Deri debbağlarım efendimiz hazretleri...
- Altılarda ne yaptın?
- Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetiştiremiyoruz efendimiz.
- Geceleri kalkmadın mı?
- Kalktım ama, ellere yaradı efendimiz.
- Ben sana bir kaz göndersem yolar mısın?
- İzniniz olursa, ciyaklatmadan efendimiz.
***
Padişah, bu konuşmaları anlamadan afal afal dinleyen sadrazamıyla birlikte ayrılmış ihtiyarın yanından. Sonra da yolda sadrazama:
- Gördün mü, demiş; ne ince, ne hünerli, ne güçlü insan!
- Evet ama bendeniz hiçbir şey anlamadım konuşmalarınızdan.
- Ne, anlamadın mı? Yazıklar olsun sana... Demek hiçbir şey anlamadın ha? Sana yirmi dört saat süre... Tez düşün, bul hikmetini söylediğimiz sözlerin. Yoksa karışmam, kelleni bir daha taşıyamazsın omuzlarının üstünde...
***
Sadrazam başlamış düşünmeye... O gece indikleri handa sabahlara kadar gözüne uyku girmemiş sadrazamın. O ihtiyar derici nereden anladı padişahın padişah olduğunu? Ne demek altılarda ne yaptın? Ne demek altıya altıyı eklemeden otuz ikiye yetiştirememek? Ne demek geceleri kalkmadın mı? Ne demek kalktım ama ellere yaradı?
***
Güneş doğmadan, sadrazam handan çıkıp ters yüzü ırmağın başında ihtiyarı bulmaya gitmiş. İhtiyar yine ırmakta devam ediyormuş deri debbağlamaya... Sadrazamı görünce:
- Hoş geldin efendi hazretleri, ben de seni bekliyordum, demiş.
- Beni mi bekliyordun? Nasıl yani...
- Gelip bana bazı şeyler soracağınızı düşünüyordum.
- Doğru bilmişsin. Önce şunu soracağım. Padişah efendimizin padişah olduğunu nasıl anladın?
İhtiyar ışıklı bir gülücükle sakalını sıvazlamış:
- Bu sorunun yanıtı senin kelleni kurtaracak. Kellene ben pek bir fiyat biçemem. Sen kendin biç bakalım da, ona göre konuşalım.
- Bin altın vereyim mi?
- Eh madem o kadar fiyat biçtin, öyle olsun.
Sadrazam kesesini çıkarıp bin altın saymış dericiye.
- Haydi söyle bakalım, demiş, nerden anladın?
- Nerden anlayacağım, sırtındaki kürk, ancak bir padişahın giyebileceği değerde, en pahalı samurdan yapılmıştı. Sonra selamındaki o süzülmüş yücelik de, sırtındaki kürke uygundu. Padişahtan başka kimse benim gibi bir dericiye "Esselamün aleyküm ya piri peder" diye hem yürekten, hem özenli bir selam veremez.
***
Sadrazam:
- Hım, demiş; anlıyorum. Peki ama, altılarda ne yaptın diye de sordu, ne demekti o?
İhtiyar:
- Bu da, demiş, senin kellenin değerinde bir soru. Öyle değil mi?
Sadrazam bin altın daha saymış ihtiyara; ihtiyar:
- Yani demiş yılın daha sıcak olan altı ayında çalışmadın mı, diye sordu bana.
- Ha tamam peki! Sen de altıya altı eklemeden otuz ikiye yetiştiremiyorum, dedin. Onun anlamı neydi?
İhtiyar:
- Sen kellenin değerini biraz abarttın gibi geliyor bana, demiş. Madem fiyatını kendin biçtin, düş o zaman bin altın daha.
Ve bin altın daha düşmüş sadrazam.
- Altı ay yaza altı ay kışı eklemeden, otuz iki dişe yemek yetiştiremiyorum, dedim.
- Eveeet. Geceleri kalkmadın mı, diye de sordu. Al bin altın daha; söyle...
- Çocukların olmadı mı demek istedi.
- Sen de kalktım ama ellere yaradı, dedin. Al işte bin altın daha; onu da söyle...
- Çocuklarım oldu ama, hepsi kızdı. Başkalarıyla evlenip gittiler, demek istedim.
- Sana bir kaz gönderirsem yolar mısın, diye sordu. Al bin altın daha... Yok, dur... Söyleme... Anlıyorum.. Yani kaz diye şey... Yani beni... Öyle değil mi? Geleceğimi de oradan bildin...
***
İhtiyar:
- Üzülme, demiş; bak ben insan olmayı yeğlediğim için; tüm yaşam boyu, akıp giden bir ırmağın kıyısında deri eğiteceğim diye uğraşıp duruyorum. Bunu gördükten sonra, hâlâ hoşnut değil misin durumundan?
Sadrazam:
- Bilmem ki, demiş...
Sonra da kellesinin omuzları üstünde kalacağından sevinçli, hızlı hızlı uzaklaşmış oradan...
***
İki atla bir anahtar deliğinden geçtiğim zamanlarda, görkemli bir padişah ile bir de onun tun kafa bir sadrazamı varmış.
Çok soğuk bir kış günü, fakir fukara yakacaksızlıktan titrer, zenginlerin dahi mazotsuzluktan dişleri birbirine takır takır vururken; padişah, tun kafa sadrazamına:
- Lala, demiş, kalk giysilerimizi değiştirip, halkın arasına inelim. Bu soğuk kış kıyamette ulusumun durumu nicedir, bir görelim.
***
Böylece padişahla sadrazam, değişik giysiler giyerek sarayın arka kapısından usulca dışarı çıkmışlar. Kenti baştan başa geçmişler. Arada bir sadrazam, kapıları ışık içindeki lokantalardan birini göstererek:
- Ulu padişahım, çok yoruldunuz, isterseniz şuraya girip kafayı bir güzel çekelim, dedikçe; padişah:
- Yok, diyormuş; kafayı değil, gerçekleri gördükçe acıdan içimizi çekeceğimiz yerlere gitmek istiyorum. Beni sarayda oyalayıp duruyorsunuz. Onlar bana gelemiyor; ben de onlara gidemezsem, tutamaksız kalmış insanların dünyasıyla ilgilenmezsem, benim ululuğum nerede kalır?
Sadrazam içinden:
- Çattık, diyormuş; bizim padişah halkla ilgilenmeye kalkar da, onların yaşamlarını, hünerlerini, dertlerini, sıkıntılarını yakından görürse; bizlerin aslında pek de erdemli, yetenekli kişiler olmadığımızı anlayacak.
Ama çaresiz yürüyüp gidiyormuş padişahın yanında.
***
Böylece üç gün üç gece, dağ tepe, kar fırtına demeden yürüye yürüye bir ırmağın kıyısına varmışlar. Irmak soğuktan ha buz tuttu, ha tutacak durumdaymış. Bembeyaz süt sakallı bir ihtiyarcık da, ırmağın kıyısında bir şeyler yapıyormuş o soğukta.
***
Padişah, ihtiyarı görünce oraya doğru yönelmiş.
Sadrazam:
- Ulu padişahım, demiş; o gördüğünüz kişi, ola ki kaba saba bir adamdır. Ne yapıp ne yapmayacağını kestiremeyiz. İsterseniz hiç ilgilenmeden geçip gidelim.
Padişah:
- O yaşta tek başına buz tutan bir ırmağın kıyısında uğraşıp duran bir insan, belki de senin anlayamayacağın kadar gerçek insandır. Hele bir yol konuşalım onunla, demiş.
***
Padişahla sadrazam ırmağın kıyısına inmişler. Padişah ihtiyara:
- Esselamün aleyküm ya piri peder, demiş.
İhtiyar şöyle bir bakmış iki kişiye, sonra saygıyla selam vererek:
- Ve aleykümselam cihana server, demiş.
Sadrazam birden şaşırıp kalmış, ihtiyarın değişik giysiler içindeki padişahı nasıl tanıdığına.
Padişah sormuş:
- Neyle uğraşırsın bu soğukta?
- Deri debbağlarım efendimiz hazretleri...
- Altılarda ne yaptın?
- Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetiştiremiyoruz efendimiz.
- Geceleri kalkmadın mı?
- Kalktım ama, ellere yaradı efendimiz.
- Ben sana bir kaz göndersem yolar mısın?
- İzniniz olursa, ciyaklatmadan efendimiz.
***
Padişah, bu konuşmaları anlamadan afal afal dinleyen sadrazamıyla birlikte ayrılmış ihtiyarın yanından. Sonra da yolda sadrazama:
- Gördün mü, demiş; ne ince, ne hünerli, ne güçlü insan!
- Evet ama bendeniz hiçbir şey anlamadım konuşmalarınızdan.
- Ne, anlamadın mı? Yazıklar olsun sana... Demek hiçbir şey anlamadın ha? Sana yirmi dört saat süre... Tez düşün, bul hikmetini söylediğimiz sözlerin. Yoksa karışmam, kelleni bir daha taşıyamazsın omuzlarının üstünde...
***
Sadrazam başlamış düşünmeye... O gece indikleri handa sabahlara kadar gözüne uyku girmemiş sadrazamın. O ihtiyar derici nereden anladı padişahın padişah olduğunu? Ne demek altılarda ne yaptın? Ne demek altıya altıyı eklemeden otuz ikiye yetiştirememek? Ne demek geceleri kalkmadın mı? Ne demek kalktım ama ellere yaradı?
***
Güneş doğmadan, sadrazam handan çıkıp ters yüzü ırmağın başında ihtiyarı bulmaya gitmiş. İhtiyar yine ırmakta devam ediyormuş deri debbağlamaya... Sadrazamı görünce:
- Hoş geldin efendi hazretleri, ben de seni bekliyordum, demiş.
- Beni mi bekliyordun? Nasıl yani...
- Gelip bana bazı şeyler soracağınızı düşünüyordum.
- Doğru bilmişsin. Önce şunu soracağım. Padişah efendimizin padişah olduğunu nasıl anladın?
İhtiyar ışıklı bir gülücükle sakalını sıvazlamış:
- Bu sorunun yanıtı senin kelleni kurtaracak. Kellene ben pek bir fiyat biçemem. Sen kendin biç bakalım da, ona göre konuşalım.
- Bin altın vereyim mi?
- Eh madem o kadar fiyat biçtin, öyle olsun.
Sadrazam kesesini çıkarıp bin altın saymış dericiye.
- Haydi söyle bakalım, demiş, nerden anladın?
- Nerden anlayacağım, sırtındaki kürk, ancak bir padişahın giyebileceği değerde, en pahalı samurdan yapılmıştı. Sonra selamındaki o süzülmüş yücelik de, sırtındaki kürke uygundu. Padişahtan başka kimse benim gibi bir dericiye "Esselamün aleyküm ya piri peder" diye hem yürekten, hem özenli bir selam veremez.
***
Sadrazam:
- Hım, demiş; anlıyorum. Peki ama, altılarda ne yaptın diye de sordu, ne demekti o?
İhtiyar:
- Bu da, demiş, senin kellenin değerinde bir soru. Öyle değil mi?
Sadrazam bin altın daha saymış ihtiyara; ihtiyar:
- Yani demiş yılın daha sıcak olan altı ayında çalışmadın mı, diye sordu bana.
- Ha tamam peki! Sen de altıya altı eklemeden otuz ikiye yetiştiremiyorum, dedin. Onun anlamı neydi?
İhtiyar:
- Sen kellenin değerini biraz abarttın gibi geliyor bana, demiş. Madem fiyatını kendin biçtin, düş o zaman bin altın daha.
Ve bin altın daha düşmüş sadrazam.
- Altı ay yaza altı ay kışı eklemeden, otuz iki dişe yemek yetiştiremiyorum, dedim.
- Eveeet. Geceleri kalkmadın mı, diye de sordu. Al bin altın daha; söyle...
- Çocukların olmadı mı demek istedi.
- Sen de kalktım ama ellere yaradı, dedin. Al işte bin altın daha; onu da söyle...
- Çocuklarım oldu ama, hepsi kızdı. Başkalarıyla evlenip gittiler, demek istedim.
- Sana bir kaz gönderirsem yolar mısın, diye sordu. Al bin altın daha... Yok, dur... Söyleme... Anlıyorum.. Yani kaz diye şey... Yani beni... Öyle değil mi? Geleceğimi de oradan bildin...
***
İhtiyar:
- Üzülme, demiş; bak ben insan olmayı yeğlediğim için; tüm yaşam boyu, akıp giden bir ırmağın kıyısında deri eğiteceğim diye uğraşıp duruyorum. Bunu gördükten sonra, hâlâ hoşnut değil misin durumundan?
Sadrazam:
- Bilmem ki, demiş...
Sonra da kellesinin omuzları üstünde kalacağından sevinçli, hızlı hızlı uzaklaşmış oradan...
Keklik
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı’nı geziyormuş.
Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah’ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, “Tane işi satış fiyatı 1 altın”
yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.
“Hayırdır” der satıcıya, “Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?”
Satıcı, “Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor”
diyor.” Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar” diye ekliyor.
“Satın alıyorum” diyor Padişah, “Al sana 300 altın…”
Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, “Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi” diye dövünürken;
Padişah gürlüyor: “Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur
Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah’ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, “Tane işi satış fiyatı 1 altın”
yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.
“Hayırdır” der satıcıya, “Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?”
Satıcı, “Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor”
diyor.” Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar” diye ekliyor.
“Satın alıyorum” diyor Padişah, “Al sana 300 altın…”
Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, “Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi” diye dövünürken;
Padişah gürlüyor: “Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur
Kırlangıç
Kırlangıcın biri, bir adama asık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tik. Tik. Tik. Adam cama bakmış. Ama içeride kendi isleriyle uğraşıyormuş. Biraz meşgulmüş! Kimmiş onu isinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!
Heyecanlı kırlangıç, telasını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.
"-Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçin ini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yasayalım". Adam birden parlamış.
"-Yok, daha neler? Durduk yerde sende nerden çıktın simdi? Olmaz, alamam" demis. Gerekçesine pek sersemceymiş.
"Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana asık olur mu?"
Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha sansını denemiş:
"Adam, adam! Hadi aç su pencereyi. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!".
Adam kararlı, adam ısrarlı:
"Yok, yok ben seni içeri alamam" demiş. Biraz daha kabalaşmış ve lafı kısa kesmiş.
"İşim gücüm var, git başımdan". Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:
"Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç su pencereyi al beni içeri. Yoksa sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yasarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak ben de sen de yalnızız, yalnızlığını paylaşırım" demiş.
Bazıları gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş.
"-Ben yalnızlığımdan memnunum" demiş. Kuştan onu yalnız bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca basını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Aradan zaman geçmiş. Adam önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:
"-Hay benim akılsız başım."demiş.
"-Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karsıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Simdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik birlikte."
Pişman olmuş olmasına ama is isten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: "Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Bende onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim" diye düşünmüş ve çok uzunca bir süre, sıcakların geçmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, baksa kırlangıçlar gelmiş ama... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen baksa kırlangıçlara sormuş ama gören olamamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki;
"Kırlangıçların ömrü 6 aydır..."
Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendirmezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karsınıza çıkar ve değerini bilmezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler. Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün bakalım acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovdunuz?
Heyecanlı kırlangıç, telasını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.
"-Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçin ini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yasayalım". Adam birden parlamış.
"-Yok, daha neler? Durduk yerde sende nerden çıktın simdi? Olmaz, alamam" demis. Gerekçesine pek sersemceymiş.
"Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana asık olur mu?"
Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha sansını denemiş:
"Adam, adam! Hadi aç su pencereyi. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!".
Adam kararlı, adam ısrarlı:
"Yok, yok ben seni içeri alamam" demiş. Biraz daha kabalaşmış ve lafı kısa kesmiş.
"İşim gücüm var, git başımdan". Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:
"Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç su pencereyi al beni içeri. Yoksa sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yasarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak ben de sen de yalnızız, yalnızlığını paylaşırım" demiş.
Bazıları gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş.
"-Ben yalnızlığımdan memnunum" demiş. Kuştan onu yalnız bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca basını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Aradan zaman geçmiş. Adam önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:
"-Hay benim akılsız başım."demiş.
"-Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karsıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Simdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik birlikte."
Pişman olmuş olmasına ama is isten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: "Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Bende onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim" diye düşünmüş ve çok uzunca bir süre, sıcakların geçmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, baksa kırlangıçlar gelmiş ama... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen baksa kırlangıçlara sormuş ama gören olamamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki;
"Kırlangıçların ömrü 6 aydır..."
Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendirmezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karsınıza çıkar ve değerini bilmezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler. Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün bakalım acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovdunuz?
Kişilik
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman (1) bir rakamı çiziyor. "Bakın" diyor. "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)birin yanına bir (0) sıfır koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1) biri (10) on yapar".
Bir (0) sıfır daha...
"Bu, tecrübedir. (10) on iken (100) yüz olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0) sıfırın kişiliği (10) on kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1) biri siliyor.
Geriye bir sürü sıfır kalıyor ve hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...
Sonra (1)birin yanına bir (0) sıfır koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1) biri (10) on yapar".
Bir (0) sıfır daha...
"Bu, tecrübedir. (10) on iken (100) yüz olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0) sıfırın kişiliği (10) on kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1) biri siliyor.
Geriye bir sürü sıfır kalıyor ve hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...
Körlerin hikayesi
Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...
Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...
Gezginci adam karar vermiş burada yasamaya:
Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.
Körler ülkesinde sasılar kral olur, derler. Ben de bunların basına geçer yasarım.
...
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
...
Bir gün körlerden biri öteki körün malini asırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmis:
- Filanca malini çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...
...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, simdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Su ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.
Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.
Bak, simdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...
- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...
...
Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben simdi hallederim, düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...
Gezginci adam karar vermiş burada yasamaya:
Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.
Körler ülkesinde sasılar kral olur, derler. Ben de bunların basına geçer yasarım.
...
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
...
Bir gün körlerden biri öteki körün malini asırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmis:
- Filanca malini çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...
...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, simdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Su ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.
Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.
Bak, simdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...
- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...
...
Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben simdi hallederim, düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
Kralın yolu
Kral, halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeyi düşündü. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti. Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu. Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu; yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu bitiş çizgisine yorgun - argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
"Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.” Kral gülümseyerek cevap verdi:
"O altınlar sana ait delikanlı."
"Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."
"Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan geçen en güzel kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir."
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti. Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu. Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu; yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu bitiş çizgisine yorgun - argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
"Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.” Kral gülümseyerek cevap verdi:
"O altınlar sana ait delikanlı."
"Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."
"Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan geçen en güzel kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir."
Kurbağa ve süt
Bir gün iki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüş. Kurbağalar atlamış, zıplamış, çırpınıp durmuşlar. Ama nafile... Küpün içi sırlı, kaygan olduğu için bir türlü dışına atlayamamışlar...
Kurbağalardan biri dayanamayarak "buradan kurtuluş yok" diye düşünmüş ve kendini salıvermiş sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek "Direnmeye devam etmeliyim, zıplayım belki gelip kurtaran olur" diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve bağırmaya...
Uzun süre uğraşıp didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamaya başlamış. Direnen kurbağa da kaymağın üzerinde kalıp batmaktan kurtulmuş ve sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.
Kurbağalardan biri dayanamayarak "buradan kurtuluş yok" diye düşünmüş ve kendini salıvermiş sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek "Direnmeye devam etmeliyim, zıplayım belki gelip kurtaran olur" diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve bağırmaya...
Uzun süre uğraşıp didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamaya başlamış. Direnen kurbağa da kaymağın üzerinde kalıp batmaktan kurtulmuş ve sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)