Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı.. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.. Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve sorunu açıkladı.
Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban
Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma. Ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler David
Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiçbir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin.Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler David
20 Ekim 2008 Pazartesi
15 Ekim 2008 Çarşamba
İlginç tez
ABD'de Massachusetts Institute of Technology'de okuyan bir örgencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:
Bir lisansüstü örgencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider. 15 dakika boyunca sahayı bir bastan diğer uca yürüyerek yerlere kus yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün ayni saatte ayni hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar. Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi baslar.
Harvard futbol takiminin ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem balsama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.
Yüzlerce kus sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir.
Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
Bir lisansüstü örgencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider. 15 dakika boyunca sahayı bir bastan diğer uca yürüyerek yerlere kus yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün ayni saatte ayni hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar. Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi baslar.
Harvard futbol takiminin ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem balsama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.
Yüzlerce kus sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir.
Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
Japon balıkları
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balıkiçin uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi ?
Siz olsaydınız ne yapardınız ?
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?
Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950'lerde L.Ron Hubbart'ın gözlemlediği üzere ?İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak,boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemimiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.
Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi ?
Siz olsaydınız ne yapardınız ?
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?
Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950'lerde L.Ron Hubbart'ın gözlemlediği üzere ?İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak,boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemimiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.
Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.
13 Ekim 2008 Pazartesi
Kahve, yumurta, havuç
Bir babayla kız dertleşiyormuş. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl baş edeciğini bilmediğinden bahsetmiş babasına. Problemler ardı arkasına devam ediyormuş hayatında.
Babası kızını dinlemiş ve " Gel sana birşey göstereceğim! " diye mutfağa götürmüş. Baba ocağın üstüne eşit büyüklükte kab yerleştirmiş. Üçüne de eşit su koymuş ve üçünün altını aynı miktarda yakmış. Birinci kaba bir havuç , diğerine bir adet yumurta , öbürüne de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tabak ve bir bardak koymuş. Haşlanmış yumurtayı ve havucu birer tabağa,kahveli suyuda bardağa koyup kızına sormuş:
"Ne görüyorsun?"
Kız "Havuç,yumurta ve kahve görüyorum!" demiş.
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırmış ve daha yakından bakıp hissetmesini istemiş. Haşlanmış yumuşak bir havuç, içi katılaşmış bir yumurta ve bir bardak kahve. Ardından kız " Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?" diye sormuş.
"Bak" demiş babası," Hepsi aynı sıcaklıkta ve aynı sürede pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdi. Havuç ilk başta sertti, güçlüydü ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı ama kaynatılınca sertleşti. Bir avuç kahve sertti ama ısıtılınca gevşedi ve suya dağıldı, yayıldıkça suya koku ve tat verdi. Şimdi söyle bakalım, sen hangisisin?...
Babası kızını dinlemiş ve " Gel sana birşey göstereceğim! " diye mutfağa götürmüş. Baba ocağın üstüne eşit büyüklükte kab yerleştirmiş. Üçüne de eşit su koymuş ve üçünün altını aynı miktarda yakmış. Birinci kaba bir havuç , diğerine bir adet yumurta , öbürüne de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tabak ve bir bardak koymuş. Haşlanmış yumurtayı ve havucu birer tabağa,kahveli suyuda bardağa koyup kızına sormuş:
"Ne görüyorsun?"
Kız "Havuç,yumurta ve kahve görüyorum!" demiş.
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırmış ve daha yakından bakıp hissetmesini istemiş. Haşlanmış yumuşak bir havuç, içi katılaşmış bir yumurta ve bir bardak kahve. Ardından kız " Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?" diye sormuş.
"Bak" demiş babası," Hepsi aynı sıcaklıkta ve aynı sürede pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdi. Havuç ilk başta sertti, güçlüydü ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı ama kaynatılınca sertleşti. Bir avuç kahve sertti ama ısıtılınca gevşedi ve suya dağıldı, yayıldıkça suya koku ve tat verdi. Şimdi söyle bakalım, sen hangisisin?...
12 Ekim 2008 Pazar
Kaktüs
Hikayemizdeki kaktüs, çölde uzun yıllardır birkaç kaktüsle beraber yaşıyordu. Kökleri toprağın derinliklerine iniyordu. Çok nadiren yağmur yağarsa bulduğu her damla suyu bünyesinde topluyor, aylarca süren kavurucu sıcaklık altında hücrelerindeki bu suyu kullanıyordu. Başka bitkilerin bu koşullar altında hayatını sürdürmesi mümkün olmuyordu. Yoğun bir yağmur yağdığında başka bazı otlar toprak üzerinde yeşerse de 1 hafta içinde ölüp gidiyorlardı.
Bazen bir kervan geçer ve yanlarında mola verirlerdi. Eğer kervanın suyu bitmişse, dikenli yapraklarını koparır ve sıkarak suyunu bir şişede toplayıp içerlerdi. Bu tür durumlarda su eksilmesine karşılık daha büyük bir güçle topraktan su bulma girişiminde bulunur ve hayatını böylece devam ettirirdi.
Fakat son zamanlarda garip olaylar olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla yağmur yağıyor ve toprakta çok daha fazla su toplanıyordu. Kökleri ise eski huyunu devam ettirdiği için vücudundaki yapraklarda daha fazla su birikmeye başlamıştı. Hatta biriken su miktarı hızla artmaya başlayınca bir yaprağının çürümeye başladığını hissetti. Eğer böyle giderse başka yapraklarını da kaybedecekti.
Üstelik daha önce yeşerip bir haftada ölen otlar son yıllarda daha fazla hayat bulmaya başlamışlar, hepsi olmasa da birkaçı hayatını sürdürmeyi başarmıştı. Etrafında yeni arkadaşların oluşması güzeldi fakat artan su miktarıyla birlikte sancıları da artmaya başlamıştı.
Değişim olduğunu hissediyor ama yine eski ortamına döneceğini düşündüğü için köklerini derinliklerden çekemiyordu. Çekerse, eski ortama dönüş olduğu anda kendisi de su kaybından ölebilirdi. Bu riski alamazdı. Ama bir türlü yağmurların sıklığında düşüş de olmuyor aksine zaman ilerledikçe, bir yılda yağmur yağan gün sayısı artıyordu. Daha önce çok nadiren gördüğü böceklerde de çoğalma olmuştu. Daha önce hiç görmediği böcek tipleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bir gece tam uyumak üzereyken acıyla uyandı. Hiç tanımadığı bir böcek bir yaprağını ısırıyor ve afiyetle yiyordu. Çığlık atmaya başladı. Bunu duyan diğer bitkiler uyandı ve 'kes sesini, ne bağırıyorsun uyuyoruz' dediler. Sabaha kadar sancılı ve işkence veren süreç devam etti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte böcek karnını doyurmuş yuvasına yönelmişti. Gözlerinden dökülen yaşlar bir yaprağının daha kopup yere düşmesini engelleyemedi.
Öğleye doğru mola veren bir kervanın konuşmalarını dikkatle dinlemeye başladı. 100-150 kilometre ötedeki bir barajdan söz ediyorlardı. Bir dağın önüne set çekilmiş ve kocaman bir göl oluşmuştu. Durumu o zaman anladı. Coğrafyadaki yapı değişmişti. Yağmurların sebebi bu barajdı. Yağmur yağmaya devam edecek ve eski günler hiç gelmeyecekti. Bunu anladığı anda yapraklarına su gönderen köklerini çekmeye çalıştı, onlara emirler gönderdi, 'fazla su göndermeyin' dedi ama nafile. Kökler çok derindeydiler ve duymuyorlardı.
Çok zaman geçmedi ve bir sabah diğer bitkiler uyandıklarında kaktüsün ölüsüyle karşılaştılar ve çok geçmeden diğer birkaç kaktüs de ölmüştü.
Bazen bir kervan geçer ve yanlarında mola verirlerdi. Eğer kervanın suyu bitmişse, dikenli yapraklarını koparır ve sıkarak suyunu bir şişede toplayıp içerlerdi. Bu tür durumlarda su eksilmesine karşılık daha büyük bir güçle topraktan su bulma girişiminde bulunur ve hayatını böylece devam ettirirdi.
Fakat son zamanlarda garip olaylar olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla yağmur yağıyor ve toprakta çok daha fazla su toplanıyordu. Kökleri ise eski huyunu devam ettirdiği için vücudundaki yapraklarda daha fazla su birikmeye başlamıştı. Hatta biriken su miktarı hızla artmaya başlayınca bir yaprağının çürümeye başladığını hissetti. Eğer böyle giderse başka yapraklarını da kaybedecekti.
Üstelik daha önce yeşerip bir haftada ölen otlar son yıllarda daha fazla hayat bulmaya başlamışlar, hepsi olmasa da birkaçı hayatını sürdürmeyi başarmıştı. Etrafında yeni arkadaşların oluşması güzeldi fakat artan su miktarıyla birlikte sancıları da artmaya başlamıştı.
Değişim olduğunu hissediyor ama yine eski ortamına döneceğini düşündüğü için köklerini derinliklerden çekemiyordu. Çekerse, eski ortama dönüş olduğu anda kendisi de su kaybından ölebilirdi. Bu riski alamazdı. Ama bir türlü yağmurların sıklığında düşüş de olmuyor aksine zaman ilerledikçe, bir yılda yağmur yağan gün sayısı artıyordu. Daha önce çok nadiren gördüğü böceklerde de çoğalma olmuştu. Daha önce hiç görmediği böcek tipleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bir gece tam uyumak üzereyken acıyla uyandı. Hiç tanımadığı bir böcek bir yaprağını ısırıyor ve afiyetle yiyordu. Çığlık atmaya başladı. Bunu duyan diğer bitkiler uyandı ve 'kes sesini, ne bağırıyorsun uyuyoruz' dediler. Sabaha kadar sancılı ve işkence veren süreç devam etti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte böcek karnını doyurmuş yuvasına yönelmişti. Gözlerinden dökülen yaşlar bir yaprağının daha kopup yere düşmesini engelleyemedi.
Öğleye doğru mola veren bir kervanın konuşmalarını dikkatle dinlemeye başladı. 100-150 kilometre ötedeki bir barajdan söz ediyorlardı. Bir dağın önüne set çekilmiş ve kocaman bir göl oluşmuştu. Durumu o zaman anladı. Coğrafyadaki yapı değişmişti. Yağmurların sebebi bu barajdı. Yağmur yağmaya devam edecek ve eski günler hiç gelmeyecekti. Bunu anladığı anda yapraklarına su gönderen köklerini çekmeye çalıştı, onlara emirler gönderdi, 'fazla su göndermeyin' dedi ama nafile. Kökler çok derindeydiler ve duymuyorlardı.
Çok zaman geçmedi ve bir sabah diğer bitkiler uyandıklarında kaktüsün ölüsüyle karşılaştılar ve çok geçmeden diğer birkaç kaktüs de ölmüştü.
10 Ekim 2008 Cuma
Katana'nın hikayesi
Milattan önceki yıllarda bir japon imparatoru çok kaliteli ve güçlübir kılıç ister ve bunun için bir çok ustaya haber gönderir...
Aradan geçen kısa zamandan sonra bir çok kılıç getirilmiştir huzuruna. Bunlardan birincisi bir kütük parçasını ikiye ayırmaktadır. Japon imparatoru bunu beğenmiştir. İkinci kılıç ise çeliği paramparça etmektedir... Bir başkası kat kat zırhı yarmakta , farklı bir tanesi de kendi kınınını kesmektedir. Bunların üzerine son bir kılıç ustası kılıcıyla meydana çıkar ve bu kılıcın gücünü burada değil , ancak bir nehirde gösterebileceğini söyler. Şaşıran japon imparatoru bunu kabul eder. Usta , kılıcı nehrin ortasına saplar ve bir gül yaprağını alıp akıntının biraz olsun gerisinden bırakır. Kılıç yaprağı ikiye ayırmıştır. Bir çok kişi şaşkın olmasına rağmen diğer ustalar bölünenin bir yaprak olduğunu, çelik, zırh, kütük gibi parçaların yanında yaprağın ne öneminin olduğunu anlatırlar imparatora... İmparator bunu ustaya sorduğunda usta yanıt verir :
"Diğer ustaların kılıçlarının etkisi için güç kullandılar. Ben ise hiç kendimi yormadan böldüm bir yaprağı.... İşte bu, katanadır..."
Aradan geçen kısa zamandan sonra bir çok kılıç getirilmiştir huzuruna. Bunlardan birincisi bir kütük parçasını ikiye ayırmaktadır. Japon imparatoru bunu beğenmiştir. İkinci kılıç ise çeliği paramparça etmektedir... Bir başkası kat kat zırhı yarmakta , farklı bir tanesi de kendi kınınını kesmektedir. Bunların üzerine son bir kılıç ustası kılıcıyla meydana çıkar ve bu kılıcın gücünü burada değil , ancak bir nehirde gösterebileceğini söyler. Şaşıran japon imparatoru bunu kabul eder. Usta , kılıcı nehrin ortasına saplar ve bir gül yaprağını alıp akıntının biraz olsun gerisinden bırakır. Kılıç yaprağı ikiye ayırmıştır. Bir çok kişi şaşkın olmasına rağmen diğer ustalar bölünenin bir yaprak olduğunu, çelik, zırh, kütük gibi parçaların yanında yaprağın ne öneminin olduğunu anlatırlar imparatora... İmparator bunu ustaya sorduğunda usta yanıt verir :
"Diğer ustaların kılıçlarının etkisi için güç kullandılar. Ben ise hiç kendimi yormadan böldüm bir yaprağı.... İşte bu, katanadır..."
Kavanoz ve büyük taşlar
(Bu hikaye, Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi Yüksek Lisans öğrencileri ile ders veren profesör arasında geçmiştir.)
Profesör sınıfa girip, karşısındaki diğerlerinin arasından sıyrılabilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra:
- Bugün zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız,der. Kürsünün altından büyük boy bir cam kavanoz çıkartır ve gene kürsünün altından bir torba da yumruk büyüklüğünde taşlarla dolu bir torba çıkartır, büyük bir dikkatle taşları kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun başka taş almayacağından emin olana dek uğraşır ve sonra dönüp öğrencilerine;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan:
- Doldu, diye yanıtlarlar. Profesör "Öyle mi?" der ve gene kürsünün altına eğilerek bir torba çakıl taşı çıkartır, kavanozun ağzından yavaş yavaş aktarır, bu sırada kavanozu biraz sallayarak taşların yerleşmesine yardımcı olmaktadır. Kavanoz taşınca öğrencilere dönerek bir kez daha sorar;
- Bu kavanoz doldu mu? Bir öğrenci;
- Dolmadı herhalde, der.
- Doğru, der profesör ve kürsünün altından bu kez bir torba kum çıkartıp kavanoza doldurmaya başlar. Tekrar öğrencilerine dönüp;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Bu kez tüm sınıf hep birlikte "hayır" diye bağırır.
- Güzel! der profesör. Kürsünün altından bir sürahi su çıkartıp kavanozu ağzına kadar suyla doldurur. Sonra öğrencilerine dönerek;
- Bu deneyin amacı neydi? diye sorar. Uyanık bir öğrenci atılarak;
- Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, başka işlere ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır, diye açıklar. Profesör hafif gülümseyerek;
- Hayır! Bu deneyle esas anlatmak istediğim, büyük taşları baştan yerleştirmemiz gerektiğidir, diğer küçük taşlara gördüğünüz gibi yer kalmaktadır. Ama önce küçük taşlarla kavanozu doldursaydık büyükler asla giremezdi, der. Ve devam eder;
- Nedir hayatımızdaki büyük taşlar? Aileniz, sevdikleriniz, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser ortaya koyma isteğiniz, başkalına yararlı olma isteğiniz. Büyük taşlarınız bunlardan bir veya bir kaçı olabilir. Bu akşam uyumadan önce büyük taşlarınızın neler olduğunu iyice düşünün ve kararınızı verin. Bilin ki; büyük taşlarınızı kavanoza ilk başta yerleştirmezseniz hiç bir zaman koyamazsınız. O zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma ve ne de ülkenize yararlı olabilirsiniz. Bu da iyi bir işadamı hatta iyi bir vatandaş olamayacağınızı gösterir.
Profesör sınıfa girip, karşısındaki diğerlerinin arasından sıyrılabilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra:
- Bugün zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız,der. Kürsünün altından büyük boy bir cam kavanoz çıkartır ve gene kürsünün altından bir torba da yumruk büyüklüğünde taşlarla dolu bir torba çıkartır, büyük bir dikkatle taşları kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun başka taş almayacağından emin olana dek uğraşır ve sonra dönüp öğrencilerine;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan:
- Doldu, diye yanıtlarlar. Profesör "Öyle mi?" der ve gene kürsünün altına eğilerek bir torba çakıl taşı çıkartır, kavanozun ağzından yavaş yavaş aktarır, bu sırada kavanozu biraz sallayarak taşların yerleşmesine yardımcı olmaktadır. Kavanoz taşınca öğrencilere dönerek bir kez daha sorar;
- Bu kavanoz doldu mu? Bir öğrenci;
- Dolmadı herhalde, der.
- Doğru, der profesör ve kürsünün altından bu kez bir torba kum çıkartıp kavanoza doldurmaya başlar. Tekrar öğrencilerine dönüp;
- Bu kavanoz doldu mu? diye sorar. Bu kez tüm sınıf hep birlikte "hayır" diye bağırır.
- Güzel! der profesör. Kürsünün altından bir sürahi su çıkartıp kavanozu ağzına kadar suyla doldurur. Sonra öğrencilerine dönerek;
- Bu deneyin amacı neydi? diye sorar. Uyanık bir öğrenci atılarak;
- Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, başka işlere ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır, diye açıklar. Profesör hafif gülümseyerek;
- Hayır! Bu deneyle esas anlatmak istediğim, büyük taşları baştan yerleştirmemiz gerektiğidir, diğer küçük taşlara gördüğünüz gibi yer kalmaktadır. Ama önce küçük taşlarla kavanozu doldursaydık büyükler asla giremezdi, der. Ve devam eder;
- Nedir hayatımızdaki büyük taşlar? Aileniz, sevdikleriniz, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser ortaya koyma isteğiniz, başkalına yararlı olma isteğiniz. Büyük taşlarınız bunlardan bir veya bir kaçı olabilir. Bu akşam uyumadan önce büyük taşlarınızın neler olduğunu iyice düşünün ve kararınızı verin. Bilin ki; büyük taşlarınızı kavanoza ilk başta yerleştirmezseniz hiç bir zaman koyamazsınız. O zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma ve ne de ülkenize yararlı olabilirsiniz. Bu da iyi bir işadamı hatta iyi bir vatandaş olamayacağınızı gösterir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)